BIST: Yükleniyor... USD/TL: Yükleniyor... EUR/TL: Yükleniyor... ALTIN: Yükleniyor... BTC: Yükleniyor...
TR Arşivi Logo
SON DAKİKA
Reklam
Gündem

İnsanlık yeni bir tehditle yüzleşiyor

Yazar: TR Arşivi
28.09.2026
49 dk okuma
İnsanlık yeni bir tehditle yüzleşiyor

İnsanlığın en melankolik ve sarsıcı hallerinden biri olan yalnızlık, tarih boyunca sanatın en derin ilham kaynaklarından biri oldu. Mağara duvarlarına çizilen ve topluluktan soyutlanmış tekil insan figürleri, ilkel insanın da bu varoluşsal duyguyla yüzleştiğini gözler önüne seriyor.

İnsanlık tarihi ilerledikçe bu duygu biçim değiştirdi ama özünü hiç kaybetmedi. Yalnızlık; yakın modern dünyada Zeki Müren'in sesinde "Yalnızım Yalnız" feryadına dönüştü.

Martin Scorsese'nin sinema tarihine kazıdığı 'Taksi Şoförü'nde New York gecelerinde sürüklenen 'Travis Bickle'ın dikiz aynasındaki bakışında somutlaştı. Edward Hopper'ın 'Gece Kuşları' tablosundaki yan yana ama birbirine teğet geçen insanların hallerinde ya da Auguste Rodin'in ünlü 'Düşünen Adam' heykelinin içe dönük ağır sessizliğinde şekillendi.

Peki, kökleri insanlığın şafağına kadar uzanan bu kadim duygu, nasıl oldu da son yıllarda sosyologların 'Çağın salgını' olarak nitelendirdiği, devletlerin stratejik düzeyde mücadele etmeye çalıştığı toplumsal bir krize dönüştü?.Sosyal medya mecralarına baktığımızda kimsenin yalnız olmadığını sanabiliriz. Sürekli gülümseyen yüzler, kalabalık arkadaş grupları, seyahatler ve rengârenk etkinlikler...

Fiziki sosyal ortamlara geçtiğimizde de durum pek farklı görünmüyor; dolu mekânlar adeta bir "Eller havaya" ritminin içinde. Fakat bu hareketli vitrin, derinlerde yaşanan büyük bir kopuşu gizleyen şaşaalı bir perdeden mi ibaret?.Günümüz insanı, tarihinin en çok bağlantıda olan ama aynı zamanda en çok izole olan dönemini yaşıyor.

Polonyalı ünlü sosyolog Zygmunt Bauman'ın 'Akışkan modernite' olarak tanımladığı bu düzende, ilişkilerimiz derinliğini kaybedip yüzeyde çoğalıyor. Binlerce sosyal medya takipçisine sahip olmak, gerçek bir yakınlık ve güven duygusu üretmiyor.

Aksine, herkesin en mutlu, en başarılı ve en şık hallerini sergilediği bu platformlar; kişileri kendi sıradan, eksik gerçekliğiyle baş başa bırakıyor. Yalnızlık salgınının en ağır bilançosunu ödeyen kesim hiç kuşkusuz gençler.

Sosyal medyanın körüklediği şaşalı hayata sahip ve tanınan kişi olma arzusu, gençlere ancak görünür oldukları, tüketebildikleri ve takdir topladıkları sürece var olabileceklerini fısıldıyor. Affedersiniz fısıldamıyor; resmen haykırıyor.

Sistemin dikte ettiği bu yarışta; lüks bir yaşamı sergileyebilenle gündelik hayatın ekonomik ve sosyal yükleriyle boğuşan genç arasındaki uçurum derinleşiyor. Beklentilerin bu kadar yükseltildiği bir ortamda, hayal kırıklığı kaçınılmaz hale geliyor.

Bir gruba ait olamama, arzularına ulaşamama veya olduğu gibi kabul görmeme korkusu, gençleri hızla kendi kabuklarına çekilmeye ve derin bir görünmezlik duygusuna sürüklüyor. Peki 'Çağın salgını' olarak nitelendirilen, devletlerin stratejik düzeyde mücadele etmeye çalıştığı toplumsal bir kriz haline dönüşen yalnızlığın temelinde hangi etmenler bulunuyor?.Yalnızlığın; kişinin kendisine, çevresine ve ülkesine olan etkileri nelerdir?.Yalnızlık konusunda birçok araştırma yapan, sayısız makale yayımlayan Sosyolog Prof.Dr.

Veysel Bozkurt, Habertük HT Stüdyo'ya konuk oldu. Prof.Dr.

Bozkurt'un ağzından çıkan her cümle çok kıymetli, mutlaka dikkate alınmalı. Geçlerin yalnızlığı üzerine söyledikleri ise daha çok dikkate alınmalı. ♦ Yalnızlık son zamanlarda çok konuşulan bir konu haline geldi.

Bir sosyolog olarak bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?.Evet, yalnızlık çağımızın hastalığı olarak değerlendiriliyor ve bir yalnızlık salgınından bahsediliyor. Çünkü dünya, sosyologların sıkça vurguladığı şekilde daha akışkan ve dinamik bir yapıya büründü.

Enformasyon bir ülkeden diğerine akıyor; mallar, fikirler ve virüsler sınırlar arasında müthiş bir hızla yayılıyor. Dolayısıyla bu hızla dönüşen dünyada süreklilikler, yapılar ve alıştığımız ilişki biçimleri de büyük bir değişim geçiriyor.

Oysa insan, bildiği dünyada kendini güvende hisseder. Çünkü bildiğimiz dünyada belirsizlik azdır.

Bu kadar hızlı değişen bir ortamda insanların bağlarının giderek daha fazla aşındığını görüyoruz. Toplumsal bağlar insanı korur; güçlü bağlar, insanın kendini daha güçlü hissetmesine yardımcı olur.

Çünkü bizler sosyal varlıklarız ve başkalarına ihtiyaç duyarız. Şöyle düşünün; "Doğduğu anda başkaları olmadan hayatta kalabilecek kaç insan vardır?" Hiç yoktur.

Dolayısıyla biliyoruz ki sosyal bağlarımızı kaybedersek hayatta kalamayız. Hepimiz hayatta kalmaya programlı varlıklarız ve varlığımızı sürdürmemiz bir başkasına bağlıdır.

Eğer etrafımızdaki sosyal çevreyle ilişkilerimiz güçlüyse kendimizi güvende hissederiz. Ancak bağlarımız zayıfsa ve kendimizi yeterince güçlü hissetmiyorsak, her an birtakım riskler ve sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliriz.

Modern, postmodern, post-endüstriyel, dijital veya küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz; adını ne koyarsak koyalım, bu dönemin ana özelliği bildiğimiz yapıların hızla çözülmesi, değişmesi ve aidiyet bağlarımızı kaybetmemizdir. Sürekli bir yerden başka bir yere hareket ediyoruz.

Oysa bizler, insani becerilerimizi ancak ve ancak toplumsallaşma süreci içinde kazanabiliriz. Eğer başkalarına olan ihtiyacımız azalıyorsa, daha fazla kendi bencil dünyamıza çekiliyoruz.

Bencilleştiğimizde ise zor anlarda 'Öteki' ile bağımızı kopardığımız ya da zayıflattığımız için kendimizi çok daha güçsüz ve çaresiz hissediyoruz. İşte bugün bunun yarattığı sıkıntıları yaşıyoruz.

Çünkü yalnızlık, az önce de belirttiğim gibi, insan zihninde adeta ölüme eş bir kavramdır. ♦ Başkalarına ihtiyaç duymamamız mümkün müdür?.İnsan, başkaları olmadan yaşayamayacak kadar sosyal bir varlıktır. Belirli bir yaşta belli imkânlara kavuştuktan sonra modern dünyada tek başına yaşıyor gibi görünebiliriz.

Çünkü modern yapı güvenlik ihtiyacımızı büyük oranda karşılıyor. Oysa bir ormana, vahşi hayvanların arasına tek başımıza bırakıldığımızı düşünelim.

Böyle bir ortamda insan fiziksel olarak en savunmasız canlıdır. Çünkü doğada bizden çok daha hızlı ve güçlü varlıklar vardır.

İnsan bu zayıflığını ancak ortak akıl ve kültürle ürettiği araçlarla aşabilir. Dolayısıyla bugün kullandığımız en basit aleti bile bizden öncekilerin bilgi birikimi ve başkalarının desteğiyle yapabiliyoruz.

Bu yüzden insanoğlu yalnız yaşayabilecek bir yapıya sahip değildir. ♦ Geçmişte mahalle kültürü ve geniş aile kültürü vardı. Bu sosyal yapılar insanların kendini güvende hissetmesini sağlıyordu.

Geniş aile ve mahalle kültürü bağlarının zayıflaması toplumu yalnızlığa itiyor mu?.Kesinlikle itiyor... Bu durum iki tarafı keskin bir kılıçtır.

Güçlü aile bağları, bir yönüyle insanın kendini güvende hissetmesine yardımcı olur. O güçlü bağları koruyabilmek için farklı beklentilere sahip bireyler kendi isteklerinden feragat edip ailenin birliği etrafında kenetlenir.

Yani "Ben"den vazgeçip "Biz"de buluşmaları gerekir. "Ben"den vazgeçmek ise özünde bireysel özgürlükten vazgeçmek anlamına gelir. Dolayısıyla geleneksel dünyada da her şey güllük gülistanlık değildir.

Evet, güçlü aile bağlarının bulunduğu yerlerde yalnızlık daha azdı; insanlar kendilerini daha güvende hissediyorlardı ancak bunun karşılığında özgürlüklerinden ödün veriyorlardı. Kimi insanlar için özgürlükten vazgeçmek, baskıcı bir düzende nefes alamaz hale gelmek anlamına da gelebilir.

Yani durumlardan biri tamamen iyi, diğeri tamamen kötü değildir; ikisinin de avantaj ve dezavantajları vardır. Geleneksel dünyanın avantajı insanı koruyan bağların varlığıdır.

Dezavantajı ise bireyin toplumsal birlikteliği sürdürebilmek adına kendinden vazgeçmek ve boyun eğmek zorunda kalmasıdır. ♦ Peki insana hangisi daha hayırlı?.Özgür olmak mı yoksa yalnız kalmamak mı?.Sanıyorum insanlık tarihinin en çetrefilli sorusu budur; "Özgürlük mü, güvenlik mi?" Bu evrensel bir soru. İnsan kendisini güçlü hissettiğinde özgür olmak ister.

Kendini hep güçlü hisseden insanlara bakın; öz güvenle yürürler, etraflarına çok bakmazlar, selam verirken bile isteksizdirler. Ancak herhangi bir nedenden dolayı çaresiz kaldığımızda birden o yüksek dağlardan aşağı inip hemen tutunacak bir dal ararız; "Ben" demekten vazgeçip "Biz" demeye başlarız.

Çünkü hayatta kalmaya programlı varlıklarız. Dolayısıyla başkasına ihtiyacımız olmadığını düşündüğümüzde adeta şalteri kapatıyoruz.

İşin en tehlikeli yanı ne, biliyor musunuz?.Kendimizi güçlü hissettiğimizde beynimiz empatiye kapalı hale geliyor. Empatiyi kapatmak ise başkasının acısını hissetmemek anlamına geliyor.

Dünya yansa umurumuzda olmuyor; merkezde sadece kendimiz yer alıyoruz. ♦ Beynin empatiye kapalı hale gelmesi fizyolojik bir süreç olabilir ama devreye ahlakı ve vicdanı sokarak buna engel olmalıyız, değil mi?.Zaten ahlak; ister ego diyelim ister nefis, bizim bu bencil tarafımızı dizginlemek için vardır. Buna ister 'Ahlak' diyelim, ister psikanaliz kavramlarıyla 'Süper ego' diyelim; ahlaki değerler tam da bu yüzden mevcuttur.

Bencil tarafımızı dizginleyen temel unsur, içinde yaşadığımız toplumun değerleridir. İdeal olan, bu ikisi arasında bir denge kurabilmektir.

Yani özgürlük ile güvenlik arasında bir dengeden söz ediyorum. Ne sadece özgürlük ne de sadece güvenlik...

Kastettiğim şey toplumsal benliktir; hem kendimize hem de topluma karşı sorumluluklarımızı eş zamanlı olarak yerine getirebileceğimiz bir denge inşa etmektir. Ne var ki "O dengenin ölçüsü nedir?" diye sorsanız, bunu kimse net olarak bilmiyor.

İnsana ve topluma göre bu ölçü değişiklik gösterebilir. ♦ Pandemi dönemi yalnızlık konusunda insanlara nasıl bir etkide bulundu?.Pandemi döneminde epeyce araştırma yaptım; o dönemki görevim dolayısıyla bütün süreçleri yakından takip ettim. Evet, dünyada büyük bir yalnızlık ve ciddi sıkıntılar yaşandı.

Tabii ki herkes aynı ölçüde etkilenmedi. Ekonomik koşulları iyi olanlar başlangıçta durumdan memnundu.

Pandeminin ikinci haftasında kadınlarla internet üzerinden gerçekleştirdiğim ilk araştırmada 5.500 kişilik bir anket uyguladım. Herkes evde olduğu için katılım çok hızlı sağlandı ve hayatımın en hızlı, en güvenilir verisini topladım.

Üstelik 150 soru gibi uzun bir anket olmasına rağmen vakit bol olduğu için insanlar büyük bir destek verdi. İnsanlar ilk etapta bütün aile bir arada zaman geçirdiği için mutlu oldu.

Ne var ki ilerleyen süreçte kadınların iş yükü çok arttı ve ciddi bir yorgunluk başladı. Özellikle tek ebeveynli ailelerde büyük sıkıntılar yaşandığını gördük.

Dışa dönük insanlar çok bunaldı. Çünkü onlar dışarıya çıkıp etkileşim kurduklarında kendilerini iyi hisseden bireylerdir ve bu bağlar kopunca zorlandılar.

Keza geçim derdi olanlar için de süreç çok ağırdı. O döneme dair çok acı hikâyeler vardı; örneğin birikimi olmayan müzisyenlerin büyük bir bölümü derin bir geçim sıkıntısına düştü.

Dolayısıyla yoksulluk ile yalnızlık arasında doğrudan bir ilişki var. İnsanlar kendilerini güçsüz ve çaresiz hissettiklerinde başkalarına daha fazla ihtiyaç duyarlar.

Güçlü ve varlıklı insanların etrafında pervaneler gibi dönen bir çevre varken, güçsüz insanların yanında pek kimse olmaz. Bu nedenle yoksullarda yalnızlığın acısı çok daha derin hissedilir. ♦ Pandemi döneminden sonra yaygınlaşan uzaktan ve hibrit çalışma yöntemleri konusuna ne dersiniz?.Pandemi, çalışma biçimimizi değiştirdi.

Zaten bir dijital çalışma trendi vardı. Alvin Toffler, 1980'de 'Şok' adında bir kitap yayımladı.

Orada; "Geleceğin iş yeri futücü elektronik köşk olacak" diyordu. Yani örneğin insanlar dağ evlerine gidip oradan çalışacak.

Ne var ki uzun yıllar bir şey olmadı. Bunu sadece teorik olarak konuştuk.

Ben de 1990'larda epeyce uzaktan çalışma, tele çalışma üzerine makaleler yazdım, araştırmalar yaptım. Asıl büyük dijital dönüşümün fiilen faaliyete geçmesi pandemiyle beraber oldu.

Alvin Toffler'in kitabından 40 yıl sonra oldu, pandemi hızlandırdı. Hepimiz evden çalışmaya başladık.

Tabii öz disiplini güçlü insanlar daha verimli çalışırken bazı insanlar dağıldı. Herkese aynı etkide bulunmadı.

İş yeri, aynı zamanda önemli bir sosyal etkileşim alanıdır. Eğer sıkıntılı bir çalışma ortamında değilseniz ve işe gidiş dönüş için yollarda saatler harcamıyorsanız, ofis hayatı sosyalleşmek için harika bir fırsat sunar.

Evle iş arasındaki mesafesi uzun olan çalışanlar içinse son dönemde hibrit çalışma modeli hayatımıza girdi ve bu modelin verimliliği artırdığını açıkça görüyoruz. Elbette uzaktan çalışma süreci herkesi aynı şekilde, homojen olarak etkilemiyor; kişilerin evdeki koşulları bu noktada çok belirleyici oluyor.

Örneğin, evde sürekli ilgi bekleyen küçük bir çocuğunuz varsa veya çalışabileceğiniz sessiz bir alan, yeterli donanım gibi imkanlarınız sınırlıysa verimliliğiniz kaçınılmaz olarak düşebiliyor. Tam aksine, kendinize ait rahat bir çalışma odanız varsa ve tüm ihtiyaçlarınız karşılanıyorsa performansınız çok daha farklı oluyor. ♦ Yalnızlık hissi ve verimlilik açısından ele aldığımızda hangisi daha mantıklı; hibrit model mi yoksa ofiste çalışmak mı?.İstanbul gibi büyük metropollerde uzun mesafeler nedeniyle her gün 4-5 saatin yollarda geçmesi, insanın enerjisini ciddi anlamda tüketerek hem işe odaklanmayı hem de yeterince dinlenmeyi zorlaştırıyor.

Bu nedenle, böylesi şehirlerde hibrit çalışma şüphesiz en verimli seçenek olarak öne çıkıyor. Öte yandan, tamamen uzaktan çalışmanın her zaman aynı olumlu etkiyi yarattığını söylemek güç.

Zira tam zamanlı evden çalışma, ancak öz disiplini son derece yüksek olan istisnai kişilerin başarılı olabileceği oldukça zorlu bir düzendir. ♦ Evden çalışma yalnızlığa neden olur mu?.Elimizde, uzaktan çalışanlarda yalnızlık hissinin arttığına dair veriler bulunuyor. Bu durum herkesi aynı şekilde etkilemese de bazı insanlar üzerinde belirgin şekilde olumsuz bir etki yaratıyor.

Kişiden kişiye değişen farklı yansımaları olsa da genel ortalamaya baktığımızda, uzaktan çalışmanın yalnızlıkta bir artışa yol açtığını söyleyebiliriz. Ancak şunu da unutmamak gerekir; evden çalışan herkes toplumdan tamamen kopmuyor.

Belki ofisteki gibi bir iş arkadaşı ortamları olmuyor ama alt kattaki kafeye inerek sosyalleşebiliyor veya mahalle hayatı içinde, örneğin cami ya da kilise gibi ibadet mekanlarında çevreleriyle iletişim kurabiliyorlar. İnsanlar, kendi yaşam tarzlarına bağlı olarak sosyalleşme ihtiyaçlarını farklı yollarla karşılamayı bir şekilde başarıyorlar.

Zira insanın tamamen kendi içine kapanıp izole olması, doğası gereği son derece tüketici bir durumdur. ♦ Yalnızlık belli bir yaşın üzerinde olanların derdi olarak bilinirdi. Günümüzde gençlerin de bu dertten muzdarip olduğu düşünülüyor.

Öyle midir?.25 yaş altı, insan hayatının en fırtınalı dönemidir. Kendi gençliğinizi düşünün; adeta yer yerinden oynar.

Çocukluktan ergenliğe, ergenlikten gençliğe doğru geçerken hayatımız, üstlendiğimiz roller ve çevrenin bize bakış açısı tamamen değişir. Üstelik sadece bunlar değil, beyin yapımız da değişir.

Örneğin, uzmanların da vurguladığı gibi, ergenlik döneminde empati duygusu oldukça zayıftır. Dolayısıyla bu yaşlarda hayatımızda adeta büyük depremler, köklü ve yapısal sarsıntılar yaşarız.

Çocukluktan çıkıp gençliğe adım atarken beklentiler ve sorumluluklar sürekli bir değişim içindedir. İşte bu sarsıntılı süreçte, gençler kendi akranlarına çok daha fazla ihtiyaç duyarlar.

Ancak bu yoğun arkadaşlık ihtiyacına rağmen aradıkları o bağı kuramazlarsa; örneğin hoşlandıkları kişiyle iletişim kuramaz, duygularına karşılık bulamaz ya da çevreleriyle istedikleri gibi bir ilişki geliştiremezlerse yalnızlaşırlar. Çünkü yalnızlık, sadece fiziksel olarak tek başına kalmak demek değildir.

İnsan kalabalıklar içinde de, örneğin yüz kişilik koca bir ailenin ortasında bile, arzu ettiği yakınlığı ve bağı göremiyorsa yalnızdır. Bizim dert olarak tanımladığımız gerçek yalnızlık tam olarak budur.

Bunu, bilgelerin övgüler dizdiği yalnızlık haliyle karıştırmamak gerekir. İngilizcede bu durum 'Loneliness' (kimsesizlik/yalnızlık) ve 'Solitude' (tek başınalık) kelimeleriyle birbirinden ayrılır.

Bizim burada sorun olarak konuştuğumuz kavram, bağ kuramamaktan doğan 'Loneliness'tir. Diğeri ise kişinin kendi isteğiyle tercih ettiği tek başınalık halidir.

Kendi iradesiyle yalnız kalmayı seçen kişi mutsuz değildir; okur, düşünür, sorgular ve kendi iç yolculuğuna çıkar. Dolayısıyla bu bilinçli tercihi, sorun olan 'Yalnızlık' kapsamında değerlendirmiyoruz. ♦ Gençleri yalnızlığa iten ana unsurlar nelerdir?.Günümüzde beklentiler çok arttı.

Bir beklenti ne kadar yüksekse, karşılanmama ihtimali de maalesef o kadar artıyor. Yalnızlığın temelinde yatan hislerden birinin beklentilerin karşılanmaması olduğunu söylemiştik; dolayısıyla insanlardan çok yüksek beklentileriniz olduğunda ve bunlar gerçekleşmediğinde kendinizi mutsuz hissediyorsunuz. ♦ Gençlerden bu beklentileri hangi etmenler yükseltiyor?.Doğrudan sistemin kendisi.

Sistem sürekli 'Tüket' ve 'Kazan' dayatmasında bulunarak, insanlara ancak kazandıkları ve tükettikleri ölçüde değerli olduklarını aşılıyor. Oysa her genç, her insan özünde sadece değerli ve önemli hissetmek, çevresinden saygı görmek ister.

Ancak pratikte, lüks bir arabası olan gencin çevresinden gördüğü itibarla, otobüs biletinin hesabını yapmak zorunda kalan bir gencin toplumda gördüğü itibar aynı olmuyor. Haliyle bu iki gencin yalnız kalma olasılığı da eşit değil; yoksul olanın yalnızlaşma riski çok daha yüksek.

Öte yandan, çok varlıklı olup da o büyük zenginliğin ve kalabalığın içinde derin bir yalnızlık çekenler de var. Medyadan aşina olduğumuz Robin Williams gibi isimleri buna örnek gösterebiliriz.

Ancak bu gibi sarsıcı durumların temelinde genellikle biyokimyasal faktörler ve beyinle ilgili farklı rahatsızlıklar yatıyor. Sanırım majör depresyon olarak adlandırılan bu tür boyutları doğrudan psikiyatristlerin incelemesi gerekiyor. ♦ İnsanları daha mı az önemsemeye başladık?.Ya da önemsediğimizi daha mı az dile getirmeye başladık?.Şöyle ifade edeyim; içinde bulunduğumuz kapitalist sistem tamamen rekabet kültürüne dayanıyor.

Bu sistem adeta "İnsan insanın kurdudur" anlayışı üzerine kurulu ve işleyişi, bir anlamda başkasının elenmesine bağlı. Yukarıya doğru çıktıkça piramit daralıyor ve kaynaklar azalıyor.

O piramidin üst basamaklarına çıkabilmek için yanınızdaki birçok kişiyi ekarte etmeniz gerekiyor. Hal böyle olunca karşınızdakini bir dost değil, rakip olarak görüyorsunuz; içinizi açamıyor, güvenemiyor, yakınlık kuramıyor ve sürekli kendinizi dışarıya kapatıyorsunuz.

Bu acımasız rekabet ve birbirini tüketme kültürü, yalnızlık duygusunu körükleyen, insanları çok büyük bir strese ve mutsuzluğa sürükleyen temel bir faktör. Zaten yalnızlık ve mutsuzluk birbiriyle tamamen iç içe geçmiş kavramlar.

Dahası, yalnızlık ciddi bir sağlık riski de barındırıyor. Araştırmalar gösteriyor ki yalnız insanlar hastalıklara karşı daha dirençsiz oluyor, bağışıklık sistemleri daha zayıf düşüyor ve maalesef daha erken hayatlarını kaybediyorlar.

Tabii yalnızlığın toplumumuzda farklı boyutları var. Örneğin, Türkiye'deki yalnızların üçte birinden fazlasını yaşlılar, özellikle de eşlerini kaybetmiş kadınlar oluşturuyor.

Kadınlar erkeklere kıyasla ortalama 5-6 yıl daha fazla yaşıyor; erkeklerde ortalama yaşam süresi 75-76 iken kadınlarda bu rakam 80'in üzerine çıkıyor. Ancak daha uzun olan bu ömür, çoğu zaman sağlık sorunlarıyla birlikte geçiyor.

Dolayısıyla Türkiye'nin önünde çok ciddi bir 'Yaşlı yalnızlığı' sorunu duruyor. Bunun yanı sıra bir de 'Genç yalnızlığı' sorunumuz var ki, bunu yoksulluktan ayrı düşünmemiz imkânsız.

Genellikle dünyada bireyci kültürlerde yalnızlığın daha yüksek olduğu varsayılır; ancak araştırmalar yoksul ülkelerde yalnızlığın çok daha yaygın olduğunu gösteriyor. Türkiye'de de yalnızlık oranları hiç azımsanacak gibi değil; yapılan bazı araştırmalara göre toplumda yalnızlık çekenlerin oranı yüzde 30 civarında seyrediyor. ♦ Gençlerin yalnızlığı daha mı tehlikeli bir durumdur?.Aslında yalnızlık istisnasız bütün insanlar için tehlikelidir.

Gençler, yaşlılar, orta yaşlılar, kısacası hepimiz için aynı derecede risk taşıyor. Çünkü yalnızlık, zihnimizde adeta ölümle eşdeğer bir kavram; bizi derinden mutsuz eden ve bağışıklık sistemimizi içten içe tüketen bir durum.

Bu nedenle, sadece sorunu konuşmakla kalmayıp, yalnızlığı azaltacak çözüm mekanizmaları üzerine de ciddi şekilde kafa yormamız gerekiyor. ♦ Bu konuda da birçok araştırma yaptınız. Sosyal medya bağımlılığı yalnızlığın oluşmasında baş sorumlu mudur?.Şüpheli midir?.Yaptığım araştırmalarda net olarak şunu gördüm; sosyal medya kullanım süresi uzadıkça, kişilerin yalnızlık ölçeğinde verdikleri puanlar da yükseliyor.

Bir başka deyişle, ekranda geçirilen zaman arttıkça insanlar kendilerini çok daha yalnız hissediyor. İki durum arasında açık bir pozitif korelasyon var.

Ancak yalnızlık ile sosyal medya kullanımı arasındaki bu güçlü ilişkiyi doğrudan bir neden-sonuç bağı olarak yorumlamak bilimsel açıdan doğru olmaz. Ortada inkar edilemez bir bağ var fakat belki de sosyal medya insanları yalnızlaştırmıyor, aksine halihazırda yalnızlık çeken insanlar sosyal medyayı çok daha yoğun bir şekilde kullanıyor. ♦ Sosyal medya deyince...

Hep merak etmişimdir. Birisi hayatını kaybediyor, yakını paylaşıyor. "Başın sağ olsun" bile yazmadan sadece beğeni butonuna basılıyor.

Bu durum nasıl açıklanabilir?.Bu durum elbette "O kişinin ölmesine sevindim" anlamına gelmiyor. Bu davranış çoğu zaman sosyal medyadaki beğenilerin ne kadar yüzeysel hale geldiğini gösteriyor.

İnsanlar adeta otomatiğe bağlıyor; çoğu zaman okumadan, sadece alışkanlıkla o butona basıp geçebiliyorlar. Ancak her zaman böyle düşüncesizce yapıldığını da söyleyemeyiz.

Bazen o acı haberi veren kişi annesinin, babasının ya da sevdiği birinin vefatını, içindeki o derin yalnızlığı ve acıyı o kadar etkili bir üslupla ifade eder ki, okuyanlar bu duygudan derinden etkilenir. Oradaki 'Beğeni', aslında "Seninle duygudaşlık kuruyorum, hislerini ne kadar güzel ifade ettiğini takdir ediyorum" anlamı taşıyabilir.

Dolayısıyla bu duruma hemen kızmamak, peşin hükümlü olmamak gerekiyor. Ancak metnin gerçekten hiç okunmadan beğenildiği durumlar da azımsanamayacak kadar fazla.

Çünkü artık çok ciddi bir dikkat problemimiz var. Zihnimizi aynı anda meşgul eden o kadar çok uyarıcı var ki, odaklanma süremiz sürekli daralıyor.

Örneğin, ben sosyal medyayı kontrollü kullandığımı düşünsem de bu durumdan nasibimi alıyorum. Gençliğimde bir kitaba üç yıl boyunca tam anlamıyla odaklanıp onu yazabilirdim.

Ancak bugün aynı şekilde bir kitaba üç yıl odaklanabilmem için her şeyden, hatta Türkiye'den ve tüm dijital bağlarımdan tamamen uzaklaşmam gerekir. Çünkü sürekli yeni talepler, yeni işler ve sorumluluklar geliyor; kimisini geri çeviremiyorsunuz, kimisini ise zaten kendiniz merak ediyorsunuz.

Sonuç olarak, uzun soluklu çalışmaları tamamlamak giderek zorlaşmaya başladı. Dikkat ederseniz, benim yazdığım o hacimli kitapların hepsi yıllar öncesine aittir.

Şimdilerde daha çok makale ve araştırma odaklı daha kısa metinler üretebiliyorum. Zira süreç uzadığında, günümüzde benim gibi birçok insan da o projeyi tamamlamakta büyük zorluk çekebiliyor. ♦ Hangisi, hangisini daha çok tetikliyor?.Elimdeki verilerle hangisinin diğerini daha çok tetiklediğini kesin olarak söylemek zor.

Ancak şunu net olarak görüyoruz: Yalnız insanlar sosyal medyada çok daha uzun süre vakit geçiriyor. Ünlü sosyolog Zygmunt Bauman, sosyal medya kullanımını deniz suyu içmeye benzetir; tuzlu suyu içtikçe susuzluğunuz daha da artar.

Siz yalnızlığınızı hafifletmek umuduyla bu ağlara girersiniz ancak orada başkalarının 'Vitrinleriyle' karşılaşırsınız. Sosyal medyada insanların gerçek benliklerini değil, idealize edilmiş hallerini görürüz.

Biz evimizde pijamalarımızla otururken, ekranda sürekli en şık kıyafetler içindeki insanlara bakarız ve onların hep o mükemmel hayatı yaşadığını sanırız. Örneğin, gençler yılda sadece beş günlük bir tatile gidiyor ama oradan çektikleri fotoğrafları beş-altı ay, hatta bir yıl boyunca paylaşıyorlar.

Dışarıdan bakan biri de o kişinin sürekli tatilde ya da yurt dışında yaşadığını zannediyor. Sonra da o kişi—ki bunun için genç olması da gerekmez—kendi kendine "Benimki de hayat mı?" demeye başlıyor.

İşte bu bitmek bilmeyen mukayese hali insanı mutsuzluğa sürüklüyor. Garantili mutsuz olmanın çok bilinen bir formülü vardır: Kendinizi başkalarıyla kıyaslamak.

İş yerinizdeki insanlarla veya çevrenizdekilerle kendinizi kıyaslarsanız, birileri mutlaka sizi geçecektir ve sonuç kesinlikle mutsuzluktur. Sosyal medya; "Kim ne kadar beğeni aldı?", "Nereye gitti?", "Ne yaptı?" gibi sorularla insanları sürekli birbiriyle kıyaslamaya iterek bu duyguyu inanılmaz boyutlarda güçlendiriyor.

Nitekim yapılan bazı araştırmalarda, sosyal medya kullanımı günde yarım saatle sınırlandırıldığında insanların mutluluklarının arttığı ve yalnızlık hislerinin azaldığı görülüyor. Ancak tüm bunlardan "Sosyal medya tamamen kötüdür" sonucunu çıkarmak doğru olmaz.

Her şey onu nasıl kullandığınıza bağlı. Örneğin, dışarı çıkamayan veya tekerlekli sandalyeye bağlı biri için sosyal medya, dünyaya açılan harika bir penceredir.

Mesleki açıdan da sunduğu imkânlar muazzam; ben kendi alanımdaki otoriteleri anlık olarak takip edebiliyorum. Biri bir şey paylaştığı anda telefonuma düşüyor.

Bu bir gazeteci ya da bir öğretim üyesi için inanılmaz bir fırsat. Kısacası, isterseniz sosyal medyada saatlerce sadece 'Beğeni' tuşuna basarak vakit öldürebilirsiniz; isterseniz de en güncel bilgilere ulaşmak, dünyayı takip etmek, hatta kendi uygulamalarınızı geliştirmek için kullanabilirsiniz.

Dolayısıyla sosyal medyanın sizi nasıl etkileyeceği tamamen onu nasıl kullandığınıza; bu da sizin bireysel kapasitenize ve toplumun sizi ne yöne kanalize ettiğine bağlıdır. ♦ Yalnızlık çeken gençlere özellikle ne tavsiye edersiniz?.Bir yazar, "İnsan tek başına başarılı olur ama en az iki kişiyle mutlu olur" der. Kulağa çok güzel gelse de bu aslında yüzde elli doğru, yüzde elli yanlış bir ifadedir.

Evet, en az iki kişiyle mutlu oluruz; burası kesinlikle doğru. Ancak tek başına başarılı olunabileceği fikrine katılmıyorum.

Bunu söyleyen kişi bir edebiyatçıydı ve elbette bir yazar için yalnızlık, önemli bir yaratıcılık alanı olabilir. Fakat genel popülasyona; yani size, bana veya bir başkasına baktığımızda, gerek iş hayatında başarılı olmak gerekse mutlu bir yaşam kurmak için diğer insanlara fazlasıyla ihtiyaç duyarız.

Ne tek başımıza tam anlamıyla mutlu olabiliriz ne de tek başımıza başarılı... İnsanoğlunun en evrensel özelliği karşılıklılık ilkesidir.

Benim size güvendiğime inanırsanız, siz de bana güvenirsiniz. Size saygı gösterdiğimi ve değer verdiğimi hissederseniz, siz de bana aynı şekilde karşılık verirsiniz.

Ancak hayata "insan insanın kurdudur" varsayımıyla bakar ve herkesin ilk fırsatta birbirinin tepesine basarak yükselmeye çalıştığını düşünürseniz, doğal olarak siz de savunmaya geçip başkalarının tepesine basmaya çalışırsınız. Oysa insan insanın kurdu değil, dostudur.

İnsanın insana muhtaç olduğu, birbirine bağlandığı bir dünyanın farkında olmak ve bu bağın gereğini yerine getirmek; hem hayatta başarılı hem de kalıcı şekilde mutlu olabilmek için en temel şarttır. ♦ Kapitalist düzen böyle devam ederse, hep bu şekilde mi yaşayacağız, insan insanın kurdu olmaya devam mı edecek?.Yoksa bir noktaya gelip "Bu hayat çekilmez" diyerek başka bir yöntem mi arayacağız?.Şunu açıkça söyleyeyim; muhtemelen böyle devam edecek. Çünkü sistem oraya doğru evriliyor.

Benim söylediklerimin akıntıya kürek çekmek olduğunun farkındayım. Toplumda benim gibi düşünen insanların var olduğunu bilsem de sistem kitleleri bu acımasız rekabet kültürüne doğru zorluyor.

Ancak insanlara şu gerçeği anlatabilirsek bir şeyler değişebilir: Hem başarı hem de mutluluk için güçlü sosyal bağlara, güvenli ilişkilere ve dayanışmaya ihtiyacımız var. Başkalarını ötekileştirmeden kendi aramızdaki bağları güçlendirmek, hem toplumsal huzura hem de bireysel mutluluğumuza ve başarımıza katkı sağlar.

Bunun farkına varıp gereğini yapanlar, yalnızlıkla çok daha kolay başa çıkabilir ve daha mutlu bir hayat sürebilirler. Bu gerçeği göremeyenler ise bugünkü sıkıntıları daha da büyüterek yaşamaya mahkûm olurlar. ♦ Aidiyet duygusu zayıfladı mı?.Böyle bir gözleminiz var mı?.Evet, zayıfladı; özellikle de gençlerde.

Aidiyeti bir 'Kimlik' olarak ele alırsak; geleneksel dünyada insanların fazladan bir aidiyet arayışına ihtiyacı yoktu. Çünkü halihazırda sabit, belirli bir düzenin içindeydi. ♦ Aidiyet ihtiyacı ne zaman şiddetle gündeme gelir?.Her şeyin hızla değiştiği; belirsizliğin, riskin ve endişenin arttığı kaygan zeminlerde.

İnsan böyle dönemlerde bir yere sıkıca tutunmak ister; işte aidiyet o tutunma çabasıdır. Ancak içinde bulunduğumuz post-endüstriyel dünyada bu tutunmalar artık çok daha akışkan.

Sabit kimlikler kalmadı, her şey her an değişebiliyor. Sosyolog Zygmunt Bauman'ın kavramlarıyla ifade edecek olursak; akışkan, değişken, çoklu ve ne yazık ki çok daha yüzeysel aidiyetler bu yeni dünyanın genel karakteristiği haline geldi.

Adeta ihtiyaca göre 'Kiralanan', günübirlik ve geçici aidiyetler yaşıyoruz. ♦ Evlerin alanlarının küçülmesi, açık mutfaklı evlerin artması yalnızlığın bir göstergesi olabilir mi?.Yalnız yaşayan insanların sayısı arttıkça, doğal olarak daha küçük evlere olan ihtiyaç da artıyor. Küçük evlerde mekândan tasarruf etmek için de mutfak, salonun içine dâhil ediliyor.

Ancak küçük evler yalnızlığı artırmıyor; aksine, bu mimari değişim yalnızlaşmanın bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Yani bu durum, giderek bireyselleşen ve tek kişilik hanelerin çoğaldığı bir toplumun doğrudan yansımasıdır.

Bazen çevremdeki arkadaşlarla da tartışıyoruz; "3+1, 4+1 gibi daha geniş evler inşa edelim ki insanlar daha çok çocuk yapsın" diyenler oluyor. Ancak sırf ev büyük diye insanlar daha fazla çocuk sahibi olmazlar.

Belki mekânsal olarak bir rahatlama sağlanır ama bu kararın temelinde çok ciddi bir ekonomik maliyet unsuru var. Üstelik 16 milyonluk devasa bir metropolde yaşıyoruz; arsa kısıtlı ve değerli.

Dolayısıyla günümüz şartları, insanları ve inşaat sektörünü ister istemez daha küçük metrekarelere yönelmek zorunda bırakıyor. Hatta açık mutfaklarla ilgili pratik bir detayın daha altını çizeyim.

Eğer o evde iki kişi yaşıyorsa, açık mutfak konsepti aslında ev içi iletişimi oldukça artıran bir role sahip. Mutfakta yemek yapan kişiyle salonda oturup televizyon izleyen kişi birbirinden kopmuyor, aralarındaki iletişim kesintisiz devam edebiliyor.

Klasik mimaride yemeği yapan kişi kapalı bir mutfağa girip saatlerce orada tek başına kalırken, açık mutfak tasarımında aile iletişim halinde olabiliyor. ♦ Yurt dışında uzunca bir süre yaşamış biri olarak yalnızlık konusunda başka ülkelerde durum nedir?.Avustralya, İngiltere ve ABD çizgisine baktığınızda bambaşka bir Anglo-Sakson kültürü görüyorsunuz. İtalya'dan baktığınızda daha çok Kıta Avrupası kültürünün yansımalarıyla karşılaşıyorsunuz.

Bu arada Azerbaycan, Kırgızistan ve Kazakistan'da da hocalık yaptım; oradan baktığınızda ise Türk dünyasının kendine has o apayrı dokusunu hissediyorsunuz. Bir süre Endonezya'da, Bali'de ve son olarak da Maldivler'de çalıştım.

Haliyle, bulunduğunuz coğrafyaya göre gördüğünüz tablo da tamamen değişiyor. Zaten hiçbir ülke kendi içinde bile tam anlamıyla homojen değil.

Ancak şunu net olarak söyleyebilirim: Anglo-Sakson dünyasının o ultra bireyciliğini ve bu aşırı bireyselleşmenin getirdiği derin yalnızlığı Orta Asya'da veya Türk kültüründe göremiyorsunuz. ♦ Gelecekte böyle bir eğilim görüyor musunuz?.Örneğin 20-30 yıl sonra bizim toplumumuzda da aşırı bireyselleşmenin getirdiği derin yalnızlığı görebilir miyiz?.İnanın bu cevaplaması çok riskli bir soru. 1990'ların başında, bundan 30 küsur yıl önce doçentlik tezim olarak enformasyon toplumuna geçiş sürecini ve çalışma hayatındaki değişimleri incelemiştim. Sonraki yıllarda da bu değişim ve dönüşüm konuları üzerinde uzun süre çalıştım.

Gelecek, bilgi toplumu ve dönüşüm üzerine yazdığım pek çok eser bugün hâlâ okunuyor. O dönemlerde 10, 20 hatta 30 yıl sonrasına dair bir şeyler öngörebilmek mümkündü.

Belki yüzde yüz tutmazdı ama o öngörülerin çoğu doğru çıktı. Fakat bugün hâlâ değişim ve dönüşümle, özellikle de teknolojik gelişmeler ve yapay zekâ konularıyla uğraşan biri olarak söylüyorum; bana "Beş yıl sonra ne olacak?" diye sorsanız, inanın bilmiyorum.

Aslında kimse bilmiyor. Çünkü artık bambaşka, kestirilmesi çok daha güç bir dünyaya adım attık.

Dünyadaki teknolojik ve ekonomik değişim hızlandıkça yarını öngörmek giderek imkânsızlaşıyor. Ancak net olarak gördüğümüz bir şey var; çok hızlı artan bir dijitalleşme süreci içindeyiz.

Bu dijitalleşme evrensel etkileşimi inanılmaz boyutlarda artırıyor ve bu yoğun etkileşimin sonucunda, var olan tüm kültürlerin hızla değişme ve dönüşme potansiyeli son derece yüksek. ♦ 10 yıl önce İngiltere'de "Yalnızlık Bakanlığı kuralım" dediler. Anlaşılan o ki yalnızlık devlet eliyle çözülmesi gereken bir sorun haline gelmiş.

Devlet eliyle çözülebilir mi?.İngiltere, yalnızlık konusunu Gençlik Bakanlığı'nın bünyesine dâhil etti. Bizde de Aile Bakanlığı bu konuyla belli ölçüde ilgileniyor.

Bunu yapmalarının temel bir sebebi var. Konuşmamın önceki bölümlerinde de değindiğim gibi; yalnızlık arttığında insanın bağışıklık sistemi zayıflıyor, hastalıklara çok daha açık hale geliyorsunuz.

Bu durum, devlet açısından sağlık ve sosyal yardım harcamalarının, yani maliyetlerin ciddi oranda artması demek. Dolayısıyla devlet, aslında kendi maliyetini minimize etmeye çalışıyor.

Evet, belli ölçüde azaltabilirler. Destek programları oluşturarak, yaşlıların hayatlarını daha üretken hale getirerek ve özellikle parklar, bahçeler gibi insanların bir araya gelebileceği ortak sosyalleşme alanlarını teşvik ederek bu sürece olumlu katkı sağlayabilirler. ♦ Yapay zekâyla sohbet etme kültürünün insanları yalnızlığa itip - itmediği konusunda da görüşlerinizi aktarmak ister misiniz?.ChatGPT ya da Claude gibi üretken yapay zekâ araçlarının insanları yalnızlaştırıp yalnızlaştırmayacağı, büyük ölçüde nasıl kullanıldıklarına bağlı.

Eğer bu araçlar gerçek hayattaki ilişkilerin yerine geçiriliyor, arkadaşlıkların, aile bağlarının ya da yüz yüze temasın ikamesi hâline geliyorsa yalnızlığı artırma riski doğar. Burada kullanım süresi ve kullanım biçimi belirleyici.

Özellikle kişi zamanla yapay zekâyla konuşmadan rahatlayamaz, insanlarla ilişki kurmak yerine sürekli ona yönelir ya da gerçek ilişkilerin belirsizliğinden kaçmak için yalnızca yapay zekâ sohbetini tercih ederse, bu durum uzun vadede bağımlılığa benzeyen bir ilişki biçimine dönüşebilir. Böyle bir kullanım, yalnızlığı hafifletmekten çok derinleştirebilir ama mesele bütünüyle olumsuz değil.

Ölçülü kullanım bazı insanlar için işe yarayabilir. Doğru sorular sormak, düşünceleri toparlamak, bir konuda dertleşmek, yazmak ya da kısa süreli destek almak kişiye iyi gelebilir.

Yapay zekâyla sohbet, insan ilişkilerinin yerine geçmediği sürece, özellikle geçici yalnızlık anlarında rahatlatıcı bir araç olabilir. Asıl belirleyici olan, kişinin özellikleri ve kullanım tarzıdır.

Sosyal çevresi dar olan, yalnızlık yaşayan, depresif hisseden ya da ilişki kurmakta zorlanan kişiler yapay zekâ sohbetine daha yoğun bağlanabilir. Bu nedenle aynı teknoloji bir kişi için yararlı bir destek iken, başka biri için geri çekilmeyi artıran bir alışkanlığa dönüşebilir.

Bir de sosyal medya boyutu var. Facebook, Instagram ve TikTok gibi platformlar zaten kullanıcıyı ekranda daha uzun tutmak için yapay zekâ destekli öneri algoritmaları kullanıyor.

Bu sistemler bazen dikkat çekme, tekrar kullanım ve bağlılık üretme mantığıyla tasarlanabiliyor. Eğer gelecekte yapay zekâ modelleri de kullanıcıyı sürekli konuşmaya teşvik edecek, duygusal bağ kurmasını amaçlayacak ve ekranda tutmayı önceleyecek biçimde eğitilirse, yalnızlaştırıcı etkileri daha da artabilir.

Kısacası sorun yapay zekânın varlığı değil. Sorun, onun insan ilişkilerine destek olan bir araç mı, yoksa onların yerini alan bağımlılık yaratıcı bir ilişki mi hâline geldiğidir. * Son olarak videomuzu çeken genç arkadaşımız Emirhan Ayhan'dan yalnızlık konusunda bir soru sormasını istedim. ♦ Bilinçli şekilde yalnızlaştırma politikasına maruz kalan bir kişi ne yapmalı?.Bu tarz durumlarla karşılaştığımızda unutmak ya da affetmek bir büyüklük müdür, yoksa aptallık mı?.Bir insanı bilinçli olarak yalnızlaştıran, dışlayan ve izole eden kişi olsa olsa sosyopat, psikopat ya da narsisttir; kısacası 'Arızalı' bir tiptir.

Bu durumda yapılabilecek en hayırlı şey, becerebildiğiniz ölçüde o kişiye sınır koymaktır. Uzaklaşabiliyorsanız tamamen uzaklaşacaksınız.

Çünkü bu tarz insanları değiştiremezsiniz. İnsanın içinde iyilik olduğu kadar kötülük de var ve maalesef toplumda kötü insanların sayısı hiç de az değil.

Burada Lev Tolstoy'un çok sevdiğim bir sözünü hatırlatmak isterim; "Kötülere tahammül ederseniz azdırırsınız" der. O yüzden kötülüğe tahammül etmek yok.

Gücünüz yettiğince sınırınızı çizecek ve mesafenizi koruyacaksınız. Bunun farkında olmak da çok önemli.

Çünkü bu kişiler insanları çok ince yöntemlerle manipüle edebilirler. Sizi aşağılar, küçümser, değersizleştirir ve izole ederler.

Arkanızdan dedikodu yapıp bir başkasına hakkınızda yalan yanlış şeyler anlatırlar. Üstelik bunu yaparken "Aramızda kalsın" diyerek o kişinin size gelip durumu teyit etmesini de engellerler.

Bu tarz manipülatif insanlara karşı yapılabilecek en güçlü iki şey var: Birincisi her zaman açık ve şeffaf olmak, ikincisi ise "Daha da ileri gidersen karşılığını misliyle alırsın" mesajını vererek o net sınırı çizmektir. Ancak buna gücünüz yetmiyorsa o ortamdan uzaklaşmak en doğrusudur.

Herkese gücünüz yetmeyebilir; zira bazen bu tarz manipülatif özelliklere sahip insanlar, çok kritik ve güçlü mevkilere yükselmeye çok daha hevesli olurlar ve bulundukları konumdan çok daha fazla insana zarar verebilirler. Öyle durumlarda en sağlıklı olanı uzaklaşma kararını alabilmektir.

En Çok Okunanlar

1
15 Temmuz Şehitler Makamı ve Hafıza 15 Temmuz Müzesine ziyaretçi akını
15 Temmuz Şehitler Makamı ve Hafıza 15 Temmuz Müzesine ziyaretçi akını
2
Belçika ve Endonezya'da Milli İrade ve Demokratik Direnç: 10. Yılında 15 Temmuz paneli düzenlendi
Belçika ve Endonezya'da Milli İrade ve Demokratik Direnç: 10. Yılında 15 Temmuz paneli düzenlendi
3
Süper Lig'de yeni sezonun ilk hafta programı açıklandı
Süper Lig'de yeni sezonun ilk hafta programı açıklandı
4
Haluk Levent'in ifadesi ortaya çıktı! Ahbap Derneği'ne yönelik soruşturma: 23 kişi adliyeye sevk edildi
Haluk Levent'in ifadesi ortaya çıktı! Ahbap Derneği'ne yönelik soruşturma: 23 kişi adliyeye sevk edildi
5
15 Temmuz’un 10. yılında İstanbul'dan dünyaya mesaj! Dikkat çeken görüntüler: Binlerce vatandaş yürüdü
15 Temmuz’un 10. yılında İstanbul'dan dünyaya mesaj! Dikkat çeken görüntüler: Binlerce vatandaş yürüdü

Popüler Etiketler

#gündem #ekonomi #Siyaset #dunya #istanbul #kaza #asayiş #ABD #teknoloji #iran #spor #operasyon #eğitim #israil #yangın