Türkiye'nin üç tarafını çevreleyen denizler, küresel iklim krizinin yıkıcı etkileriyle karşı karşıya. ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü tarafından paylaşılan çarpıcı veriler, deniz suyu sıcaklıklarındaki artışın kritik seviyelere ulaştığını ve denizlerimizin biyolojik kapasitesinin hızla daraldığını ortaya koyuyor. Yapılan araştırmalara göre, Akdeniz en sıcak deniz olma özelliğini korurken, iklim değişikliğine karşı en hızlı tepkiyi Karadeniz veriyor. Marmara Denizi ise iki farklı su sisteminin arasında sıkışarak, her iki denizin de çevresel stresini aynı anda göğüslüyor.
Sıcaklık artışları sadece suyun derecesini yükseltmekle kalmıyor; aynı zamanda denizlerdeki çözünmüş oksijen oranını düşürerek 'ölü bölgelerin' oluşumuna zemin hazırlıyor. Uzmanlar, özellikle Marmara'nın derinliklerinde su sirkülasyonunun zayıflaması ve atık sularla gelen kirlilik yükünün, ekosistemi geri dönülemez bir noktaya sürüklediği konusunda uyarıyor. Karadeniz'de ise ısınma sebebiyle yaşam alanlarının daralması, yerli türlerin bölgeyi terk etmesine veya popülasyonlarının hızla azalmasına yol açıyor.
Denizlerdeki bu 'yeni normal', sadece ekosistemi değil, insan sağlığını da doğrudan tehdit ediyor. Artan deniz suyu sıcaklıklarının, Vibrio gibi kolera ve çeşitli mide-bağırsak enfeksiyonlarına neden olan bakteri türlerinin üremesi için uygun bir ortam hazırladığı belirtiliyor. Uzmanlar, özellikle arıtma altyapısı yetersiz olan sahil bölgelerinde denize girmenin ciddi sağlık riskleri taşıdığını vurgularken, acil olarak ileri biyolojik arıtma sistemlerine geçilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Balıkçılık sektörü de bu değişimden nasibini alıyor. İstilacı türlerin yayılımı ve yerli balık stoklarının azalması, sofralarımıza ulaşan ürünlerin çeşitliliğini, fiyatını ve kalitesini kökten değiştiriyor. Uzmanlara göre, küresel ısınmayı tek başına durdurmak mümkün olmasa da, denizlerin direncini artırmak için atılabilecek somut adımlar mevcut: Deniz üzerindeki aşırı avcılık baskısını sona erdirmek, kıyı koruma alanlarını genişletmek ve denizleri birer 'atık deposu' olarak görme alışkanlığından vazgeçerek ekosistem temelli bir yönetim anlayışını benimsemek.