Türkiye'de okul güvenliği açısından alarm zilleri yeniden çalıyor. Nisan ayında Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta peş peşe yaşanan okul saldırılarının ardından bu kez Manisa’nın Turgutlu ilçesinde bir lise önünde 15 yaşındaki bir öğrencinin silahlı saldırısı yaşandı. 22 Eylül sabahı İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi yakınında düzenlenen saldırıda 11 öğrenci yaralandı; resmi açıklamalarda iki öğrencinin ağır, daha sonraki açıklamalarda üç öğrencinin durumunun kritik olduğu bildirildi.
Saldırıda kullanılan silahın çocuğun ailesinin bulunduğu ortamdan nasıl çıktığı ve olay öncesindeki olası akran zorbalığı iddiaları soruşturuluyor. Manisa vakasını önceki saldırılardan ayıran önemli bir ayrıntı da şu: Saldırı okul binasının içinde değil, öğrencilerin okula gittiği sırada okulun yakınında gerçekleşti.
Bu durum okul güvenliği tartışmasını yalnızca “okulun kapısında kim var?” sorusundan çıkarıp daha geniş bir alana taşıyor: Çocuğun silaha nasıl eriştiği, tehdit veya zorbalık yaşayıp yaşamadığı, dijital dünyada ne yaptığı, davranışlarında hangi değişikliklerin görüldüğü ve bu işaretlerin okul-aile-emniyet sistemi tarafından ne kadar erken fark edildiği… Nisan ayında Şanlıurfa Siverek’teki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde eski öğrenci olduğu belirtilen 19 yaşındaki bir kişinin av tüfeğiyle ateş açması sonucu 16 kişi yaralandı. Bir gün sonra Kahramanmaraş’ta Ayser Çalık Ortaokulu’na yönelik saldırıda ise dokuz öğrenci ve bir öğretmenin yaşamını yitirdiği, saldırganın da olay sırasında öldüğü bildirildi.
Son olarak Manisa’da ise henüz 15 yaşındaki bir öğrencinin av tüfeğiyle okul çevresinde ateş açması sonucu 11 öğrenci yaralandı. Yetkililer, silahın çocuğun eline nasıl geçtiğini, muhafaza koşullarını, ailelerin gözetim sorumluluğunu ve akran zorbalığı iddialarını araştırıyor.
Üç olayın bütün ayrıntıları aynı değil. Dolayısıyla bunları tek bir nedene bağlamak doğru olmaz.
Ancak üç saldırının arka arkaya gelmesi, Türkiye’nin okul güvenliği açısından yeni bir risk profilini daha ciddi biçimde incelemesini zorunlu kılıyor. Bugüne kadar okul güvenliği denildiğinde akla öncelikle güvenlik görevlisi, polis, kamera, turnike, kontrollü giriş ve çıkış geliyordu.
Bunlar hâlâ gerekli. Ancak Manisa olayı, tehdidin okul kapısından içeri girmesini beklemeden de ortaya çıkabileceğini gösterdi.
Yeni güvenlik yaklaşımında soru artık yalnızca: “Okula silah sokuldu mu?” olmamalı. Asıl soru; “Bu çocuğun tehlikeli bir noktaya geldiği daha önce fark edilebilir miydi?” olmalı.
Burada dijital dünyanın rolü dikkatle ele alınmalı. Türkiye’de çocukların dijital hayatı artık son derece yoğun.
TÜİK’in 2024 verilerine göre 6-15 yaş grubundaki çocukların yüzde 91,3’ü internet, yüzde 66,1’i sosyal medya kullanıyor. Çocukların yüzde 74’ü dijital oyun oynuyor. 11-15 yaş grubunda dijital oyun oynama oranı erkek çocuklarda yüzde 85’e çıkıyor.
Ancak buradan “oyun oynayan çocuk şiddete yönelir” sonucu çıkarılamaz. Amerikan Psikoloji Birliği, şiddet içerikli oyunlarla bazı saldırgan davranışlar arasında küçük bir ilişki bulunduğuna ilişkin araştırmalar olmakla birlikte, kitlesel veya öldürücü şiddeti video oyunlarına bağlamanın bilimsel olarak doğru olmadığını vurguluyor.
Şiddetin çok faktörlü bir sosyal sorun olduğuna dikkat çekiliyor. Mesele “oyunları yasaklayalım” noktasından çok daha geniş ele alınmalı.
Çocuk hangi içeriklere maruz kalıyor, ne kadar süre çevrimiçi kalıyor, kimlerle iletişim kuruyor, zorbalığa uğruyor mu, tehdit ediyor mu, sosyal çevresinden kopuyor mu ve davranışlarında belirgin değişiklikler var mı?.Dijital dünya burada doğrudan “saldırının nedeni” olarak değil, erken uyarı açısından yeni bir alan olarak görülmeli. Uluslararası araştırmalarda bazı okul saldırganlarının saldırı öncesinde sosyal medya hesapları kullandığı, silah veya tehdit içerikli paylaşımlar yaptığı ve zorbalık deneyimlerinin bulunduğu görülüyor.
Ancak bu çalışmalar belirli örneklemlere dayanıyor; Türkiye’deki Manisa vakasının motivasyonunu açıklamıyor. Başka bir ifadeyle; dijital iz, suçun kanıtı değil; bazı durumlarda riskin erken işareti olabilir.
Bu nedenle okul güvenliğinde yeni modelin bir ayağını da davranışsal risk analizi oluşturmalı. Manisa soruşturmasında Adalet Bakanlığı’nın özellikle akran zorbalığı iddialarının araştırılacağını açıklaması, meseleyi başka bir boyuta taşıyor.
Silahın çocuğun eline nasıl geçtiği kadar, saldırıdan önce yaşanan sosyal çatışmaların ve davranış değişikliklerinin de incelenmesi gerekiyor. Çünkü okul şiddeti yalnızca “güvenlik” değil; zorbalık + dışlanma + aile sorunları + silaha erişim + sosyal izolasyon + dijital davranış + tehdit işaretleri gibi çok sayıda faktörün kesiştiği bir alan olabilir.
Bunların hiçbiri tek başına saldırı anlamına gelmez ancak birkaç risk işaretinin aynı kişide ve aynı dönemde birleşmesi, profesyonel değerlendirmeyi gerektirebilir. Manisa’dan çıkarılması gereken en önemli derslerden biri bu.
Okul güvenliği yalnızca saldırganı durdurmak değildir. Saldırganı saldırgan haline getiren süreci mümkün olduğunca erken fark etmektir.
Bunun için öğretmen, rehberlik servisi, okul yönetimi, aile, emniyet ve gerektiğinde sosyal hizmet birimleri arasında kontrollü bir erken uyarı mekanizması kurulabilir. Örneğin: Şiddet veya ölüm tehdidi, silah fotoğrafları ve tehdit içerikleri, akran zorbalığı ve ağır dışlanma, ani davranış değişiklikleri, okuldan kopma, sosyal izolasyon, şiddet içerikli tehditlerin tekrarlanması, silaha erişim, taklit saldırı veya önceki saldırganlara yönelik aşırı özdeşleşme gibi göstergeler tek başına suçlama nedeni değil, profesyonel değerlendirme gerektiren risk işaretleri olarak ele alınmalı.
Bir başka kritik başlık da saldırıların birbirini tetikleyip tetiklemediği. Uluslararası literatürde okul saldırıları ve kitlesel öldürme olayları sonrasında benzer olayların kısa süreli kümelenebildiğine ilişkin çalışmalar bulunuyor.
Bu nedenle saldırıların medyada ve sosyal medyada nasıl sunulduğu da güvenlik politikasının parçası haline geliyor. Burada medyanın görevi de kritik; “Faili kahramanlaştırmamak, saldırının yöntemini ayrıntılandırmamak, saldırı görüntülerini dolaşıma sokmamak, manifestoları propaganda malzemesine dönüştürmemek ve mağdurların mahremiyetini korumak…” Manisa olayının ardından RTÜK de şiddet görüntülerinin ve doğrulanmamış bilgilerin yayılmaması konusunda medya kuruluşlarını uyardı.
Yapay zekâ ise bu risk ekosistemine yeni bir boyut ekliyor. Üretken yapay zekâ; sahte görüntü, ses ve video üretimini kolaylaştırırken, sosyal medya manipülasyonunun ölçeğini de büyütebiliyor.
Burada da “yapay zekâ çocukları saldırganlaştırıyor” gibi kanıtlanmamış bir genelleme yerine daha somut bir güvenlik sorusu sorulmalı: “Tehdit içerikleri, deepfake materyaller, sahte hesaplar ve şiddeti yücelten içerikler çocuklara nasıl ulaşıyor ve platformlar bunları ne kadar hızlı tespit ediyor?” Türkiye’nin okul güvenliği politikası artık üç katmanlı düşünülmeli: Polis, güvenlik görevlisi, kamera, kontrollü giriş-çıkış, riskli okullarda sürekli güvenlik. Akran zorbalığı, tehdit, sosyal izolasyon, şiddet eğilimi, ani davranış değişiklikleri ve rehberlik mekanizmalarının güçlendirilmesi.
Sosyal medya tehditleri, dijital zorbalık, şiddet içerikleri, sahte hesaplar, yapay zekâ ile üretilen manipülatif içerikler ve dijital radikalleşme risklerinin izlenmesi. Asıl ihtiyaç ise bu üç katmanın aynı güvenlik mimarisinde buluşturulması. 1.
Riskli okullarda sürekli polis ve profesyonel güvenlik uygulaması güçlendirilmeli. 2. Okul çevresindeki silah erişimi ve ruhsatsız silahların önlenmesine yönelik denetimler artırılmalı. 3.
Akran zorbalığı için erken uyarı ve müdahale sistemi kurulmalı. 4. Okullardaki rehberlik ve psikososyal destek kapasitesi artırılmalı. 5.
Öğretmen ve yöneticilere “tehdit davranışını fark etme” eğitimi verilmeli. 6. Aileler çocukların dijital hayatı konusunda bilinçlendirilmeli. 7.
Sosyal medya platformlarında çocuklara yönelik tehdit ve şiddet içerikleri için hızlı bildirim ve müdahale mekanizmaları güçlendirilmeli. 8. Yapay zekâ ve deepfake kaynaklı tehditlere karşı siber izleme ve adli kapasite geliştirilmeli. 9.
Önceki okul saldırılarından sonra taklit/özdeşleşme riskine karşı medya ve platform politikaları oluşturulmalı. 10. Okullarda dijital okuryazarlık, siber zorbalık ve güvenli internet eğitimi zorunlu hale getirilmeli.
Şanlıurfa, Kahramanmaraş ve şimdi Manisa… Bu üç olayın aynı nedenlerden kaynaklandığını söylemek için henüz yeterli veri yok. Fakat ortaya çıkan tablo, okul güvenliğinin klasik anlayışının yeniden düşünülmesini gerektiriyor.
Çünkü tehdit artık yalnızca okul kapısında olmayabilir. Bazen evdeki silahın erişilebilir olmasıdır.
Bazen akran zorbalığıdır. Bazen sosyal izolasyondur.
Bazen dijital dünyadaki tehdit veya şiddet içerikli paylaşımdır. Bazen de bunların birkaçının aynı kişide kesişmesidir.
Yeni güvenlik anlayışının temel sorusu şu olmalı: “Saldırıyı nasıl durdururuz?” değil, “Saldırı noktasına gelmeden önce riski nasıl görürüz?” Manisa’daki saldırının ardından Türkiye’nin önündeki asıl mesele tam da budur. Okul güvenliği artık sadece kapıyı koruma meselesi değildir.
Çocuğun çevresini, davranışlarını, dijital izlerini, sosyal ilişkilerini ve silaha erişimini birlikte değerlendiren bir erken uyarı sistemine ihtiyaç vardır. Çünkü dijital çağda tehdit bazen okulun kapısından içeri girmez.
Çocuğun ekranından, çevresinden veya evinden başlayıp okulun bahçesine kadar gelebilir.